Çocukların Duygular Hakkında Konuşabilme Yetisi

Posted on Updated on

duygu

Beni üç dört yaşında çocukların yüze kadar sayabilmesinden, matematiksel işlemler yapabilmesinden daha çok şaşırtan, mutlu eden ve umutlandıran bir beceri var bugünlerde. “Öğretmenim sen neden üzüldün?” diyerek bir yetişkinin yüz ifadesindeki ipuçlarını yakalayabilen ve onu kendi çapında avutmaya çalışan öğrencilerimizin olması. Ya da bir yaşıtı bahçede bulduğu bir salyangozun üzerine hiç düşünmeden basarken, salyangozu dikkatle ve özenle taşıyıp nazikçe toprağa bırakan başka üç yaşındaki öğrencilerimizin olması. Maalesef, günümüzde bu grup öğrenciler azalmaya başladı; çünkü birçok yetişkinin önceliği, zihinsel becerileri ve dil becerilerini çok iyi kullanabilen çocuklar yetiştirebilmek.

Diğerinin duygusunu anlamak, kendini bir başkasının yerine koymak ise, bunca ahlak gelişimi hedefleri arasında kaybolup giden, eğitim programlarında kağıt üzerinde olduğu gibi kalan ya da ezbere kullanılan becerilerden oldu. Öyle olunca da korkarım ki git gide zorbalıkla iç içe yaşayan nesiller yetişmeye başladı. Bunun toplumdaki yansımasını ise zaten her gün medyada görmekteyiz. Bir ağaca, bir çiçeğe, bir hayvana içi cız etmeden zarar veren insan ve meslek gruplarını izleyen ve onlara öykünen çocuklar için ülkenin her köşesinde acil empati çalışmalarına ihtiyaç duyulduğuna inanıyorum.

Okullarda bu konuda yapılacak çalışmaların yanı sıra, anne- babaların da çocuklarıyla henüz anne karnındayken bile duygular hakkında konuşabilmesi önemli. Toplumumuzda yetişkinler bile bunu çok iyi başaramazken, bırakın üzüntüsünü, kızgınlığını, sevgisini bile uygun şekilde anlatamazken “Çocuklar anlar mı ki?” “Çocuklar bunu nasıl yapacak?” diye soranlar oluyor; ancak duygular hakkında konuşulduğunu duyarak ve duygusal ipuçlarına dikkat ederek büyüyen çocuklarda bu beceri oldukça doğal gelişiyor.

Kızdığında kapıyı çarpıp çıkmak, bağırmak, şiddet kullanmak ya da küsmek yerine duygusunu konuşarak ifade eden anne ve baba ile büyüyen çocuk, o duyguları yaşadığında kendisi de konuşma yöntemine başvuruyor. Hatta başka bir ortamda farklı şekilde davranıldığını gördüğünde “Anne, biliyor musun arkadaşım Mert kızdığında bunu sözcükleriyle anlatmakta zorlanıyor, arkadaşlarımıza vuruyor” diyerek geliyor. Dolayısıyla çocukların genel olarak tüm diğer canlıların yaşam hakkına saygı duyması için ilk adım olarak, başkalarının duygu durumlarına dair ipuçlarını yakalayıp, insanları anlaması ve kendi duygularını da karşısındakine ifade edebilmesi çok büyük önem taşıyor. Bu amaçla, yetişkinleri modellemeleri başta olmak üzere birlikte yapılacaklar konusunda birkaç öneriyi sizlerle paylaşmak istiyoruz:

Her şeyden önce siz çocuğunuza yaşadığınız duyguları ve bu duyguların sizin üzerinizdeki etkilerini kelimelerle ifade etme konusunda yardımcı olun.

“Bugün çok mutluyum, anneannelerin geleceği haberini aldığıma sevindim, onları bir süredir görmediğim için çok özlemiştim.”

“Bugün canım sıkkın toplantımız biraz keyifsiz geçti, çok istediğimiz bir işi yapamayacağımızı öğrendik, şu an biraz üzgünüm, yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyorum”

“Bugün biraz kızgınım, arkadaşımın şu davranışı beni hayal kırıklığına uğrattı, o yüzden yüzüm gülmüyor, kaşlarım çatık olabilir, bu meseleyi arkadaşımla konuşursam daha rahat hissedeceğim”

“Dün gece bir kabus gördüm. Sahilde seni yanımda göremeyince kaybolduğunu düşünüp korktum”

“Benim sana hatırlatmama gerek duymadan yemekten sonra dişlerini fırçalaman çok hoşuma gidiyor, seviniyorum, “benim oğlum büyümüş” diye düşünüp gururlanıyorum”

“Ben telefonla konuşurken bana seslendiğinde arkadaşımın ne dediğini anlayamıyorum, iki tarafta ne olduğunu anlamaya çalışırken yoruluyorum ve kızıyorum.” gibi davranışların etkileri konusunda konuştuğunuzda çocuğunuz da böyle durumlarla karşılaştığında bağırmak, vurmak, susmak, küsmek yerine yaşadıklarını ifade etmeye başlayacak.”

“Köpeğimizin ölmesine ben de çok üzüldüm. Onunla oynamak, onu sevmek, onunla koşmak çok hoşuma gidiyordu. Onu çok özleyeceğim. Onu artık görmeyecek olmak beni de çok üzüyor, o yüzden ağlıyorum. Onu özledikçe birlikte oynarken çektiğimiz fotoğraflarımıza bakabiliriz, onun için mektup yazabiliriz, birlikte yaşadıklarımızı anlatabiliriz.”

Sosyal ortamlarda, çocukların duygularını uygun şekilde ifade etmelerini öğrenmelerinde yol gösterici olmanız gerekir. Kızgınlık ya da kıskançlık gibi duygular yaşadığında bu duyguların da yaşayabileceği duygular olduğunu kabul edin, yalnız bu duygularını uygun şekilde anlatması için teşvik edin. Vurmak ya da bağırmak, bir şeyi ağlayarak istemek ve yaptırmaya çalışmak gibi tepkiler ortaya çıktığında bu davranışların kabul edilebilir olmadığı konusunda net olun ve nasıl daha farklı davranabileceği konusunda örnekler verin.

“Üzgün olduğunu görüyorum. (çocuğunuz ne olduğunu bilmediğini söylüyor) Okulda olan bir şey seni üzmüş ama ne olduğunu bilemiyorsun? Bu sana kötü hissettiriyor.” (onun size anlatmasına fırsat verin)

“Arkadaşının elinden oyuncağı almasına kızdığını biliyorum. Evet kızmakta haklısın, senden izin istemesi gerekirdi. Ama ona bunun için vurduğunda canı çok acıdı ve üzüldü. Kimsenin canını acıtmaya hakkımız yok. Ona vurmak yerine oyuncağı vermesi için ona ne diyebilirdin?”

“Oyuncak ayını evde unuttuğumuz için üzgün olduğunu biliyorum. Evet, onu çok seviyorsun ve tatile onu da götürmek istiyordun. O, en sevdiğin oyuncağın ve onunla oynamak çok hoşuna gidiyor. Evde kaldığı için çok üzgünsün.”

“Arkadaşını gördüğün için çok sevindiğini görebiliyorum. Birlikte koşmak, oynamak çok eğlenceli galiba. Heyecanlandığınızın farkındayım.”

“Arkadaşın seni ısırdığında canın acıdı ve ağladın. Senin canını yakmasına ben de çok üzüldüm. Kimsenin senin canını acıtmaya, senin istemediğin şekilde sana dokunmaya hakkı yok. (bir süre sonra çocuğunuz konuşmaya hazır olduğunda) Arkadaşının böyle bir durumda senin canını acıtmaması için onu durdurabilecek bir yöntem geliyor mu aklına? Evet, sana katılıyorum, bu aklına gelen üç fikri deneyebilirsin: Ona “dur/ yapma/ bana dokunma/ bunu istemiyorum” diyebilirsin, hala canını yakmaya çalışıyorsa oradan uzaklaşabilirsin, yanına tekrar gelip seni rahatsız etmeye çalışırsa öğretmenine durumu anlatıp ondan yardım alabilirsin.”

“Bir kabus gördün. O yüzden ağlıyorsun. Evet, haklısın, rüyanda gördüğün şey seni çok korkuttu, bu duygu hoşuna gitmedi. Uyandığında da karanlık olduğu için nerede olduğunu anlayamadın. İstersen şimdi ışığı açalım ve etrafa bakalım. Bunun sadece kabus olduğunu, aslında odanda ve güvende olduğunu göreceksin. Sonra tekrar uyuyana kadar ben yanında bir kitap okuyabilirim.”

“Parkta düştüğünde utandığını düşündüm, yüzün asıldı, biraz da kızardı, çocukların yanından uzaklaşmak istedin. Bazen benim de bazı şeyleri istediğim gibi yapamadığım oluyor. Bu önce biraz beni utandırabiliyor. Ama sonra tekrar tekrar denediğimde yapabildiğimi fark ettim, biliyor musun?”

“Buradan gitmek istemediğini, onun yerine oynamaya devam etmek istediğini, buradan gitmek zorunda olduğumuz için de bana kızgın olduğunu biliyorum. Sana oyununuzu sonlandırmak için zaman vermeye ve zamanı hatırlatmaya çalıştım. Buna rağmen oyunu bırakmak çok zor geldi farkındayım.”

Duygular hakkında konuşmak çocukların kendi duygularını anlamasına yardımcı olur. Bunu kendi hayatınız ya da farklı örnekler üzerinden sorular sorarak konuşabilirsiniz. Örneğin bir kitap ya da film kahramanının yaşadıkları ile ilgili şu soruları yöneltebilirsiniz:

Burada ne oldu?

Buradaki kişiler ne istiyor sence?

Niyetleri ne olabilir?

Sence nasıl hissediyor olabilirler?

Böyle hissetmelerinin nedeni ne?

Bu kişi sevindiğinde/üzüldüğünde/kızdığında/korktuğunda ne yapıyor?

Böyle davrandıklarında ne oluyor?

Diğerleri ne hissediyor?

Kendini ve duygularını daha farklı şekilde nasıl ifade edebilirdi?

Aynı zamanda şöyle oyunlar da oynayabilirsiniz:

Birlikte gazete ve dergilerden insan resimleri kesin ve bu kişilerin yüz ifadeleri ve nasıl hissedebilecekleri hakkında konuşun.

Bu resimlerden hikayeler uydurun, uydurmasını isteyin.

Çocuğunuza fasulyeler verin.

Farklı duyguları temsil eden resimler bulun. Ya da çocuğunuza üzüldüğünde yüzün nasıl olur? gibi sorular sorup o anki yüz ifadesinin resmini çekin. Sonra da bu resimleri masaya koyup çeşitli olaylar uydurun:

Arkadaşın senden izinsiz oyuncağını alsa ne hissedersin?

Bir kabus gördüğünde nasıl hissedersin?

Anneannen en sevdiğin tatlıyı yaptığında nasıl hissedersin?

Daha sonra çocuklardan bu durumlarda nasıl hissediyorlarsa o resmin üzerine fasulyeleri koymalarını isteyin. Eğer hissettiği duygu güçlü ise, daha çok fasulye koymasını, zayıfsa daha az fasulye koymasını söyleyebilirsiniz. Ayrıca, çocuğunuzun bu gibi durumlarda vücutlarında neler hissettiklerini de sorabilirsiniz (korktuğunda vücudunda neler oluyor? Kalp atışın değişiyor mu, ellerin terliyor mu?) Buna göre, resim yapabilir ya da kendi fotoğrafının üzerinde vücudunda yaşadığı tepkiyi işaretlemesini isteyebilirsiniz.

Doğru-yanlış oyunu oynayın. Bu oyunu kuklalarla oynayabilirsiniz. Çocuğunuza kırmızı ve yeşil kart verin.

“İki kız birlikte oynuyor. Biri diğerinin oyuncağını aldı, diğeri de ona vurdu”  vakalar uydurun. Bu davranış doğru ise yeşil kartı, yanlış ise kırmızı kartı göstermesini söyleyin. Bu hikâyedeki her iki çocuğun da niyeti, davranışı ve duygusu hakkında ayrı ayrı konuşun.

Bu ve buna benzer egzersizleri sizler de yaratıcılığınızı kullanarak çeşitlendirebilirsiniz.

Unutmayın! Çocuklar da sizin hissettiğiniz duyguları yaşar ama sizin gibi ifade edemez, onlara ne yaşadıklarını fark etmeleri ve yaşadıklarını isimlendirmeleri konusunda yardımcı olmak, onların bu duygularla baş etmelerini ve başkalarının duygularını anlamalarını böylece birlikte yaşamalarını kolaylaştıracak. Gelecek nesiller için yapabileceğimiz en büyük iyiliklerden biri, birbirini anlayan, birbirinin ne yaşadığını önemseyen bireyler yetiştirmek.

Gönderen: Nermin ŞEKER TED Bodrum Koleji Sınıf Öğretmeni

Kaynak: http://merakedencocuk.com/2015/06/cocuklarin-duygular-hakkinda-konusabilme-yetisi/

Reklamlar

Okulun İlk Günü İçin 10 Oyun Önerisi

Posted on Updated on

collaboration-hands-658x474

Takım çalışması aktiviteleri okulun ilk günü için harikadır. Öğrencilerin sadece çeşitli rutinler, beklentiler ve tavırlar belirlemelerini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda eğlencelidirler ve öğrencilerin kendilerini rahat hissetmelerine de yardımcı olur. Her ne kadar yaşça daha büyük olan pek çok lise öğrencisi bu oyunların düşüncesine bile dayanamasa da, bu eğlenceli oyunları çocuksu bulup reddetmeden önce bir tanesini denemenizi tavsiye ederim. Çok şaşırabilirsiniz. Şunu unutmayın: Hangi oyunu seçerseniz seçin, oyun için kurallarınız ve bu kurallar üzerinde yapacağınız herhangi bir revizyon, tamamen oyunu oynadığınız sınıfın doğasına göre şekillenmelidir. Bazı öğrenciler “oyun” fikri dolayısıyla kendilerini aşırı “serbest” hissedebilirler. Özellikle orta okuldakiler. Bu öğrencilere beklentiler dikkatli bir şekilde anlatılmalıdır.

1. Ben de!

İlk öğrenci kendisiyle ilgili bir bilgi verir: Basketbolu severim, iki kız kardeşim var gibi. Eğer bu, bir başka öğrenci için de doğruysa, o öğrenci ayağa kalkar ve “Ben de!” der. İsterlerse oyunu oturarak da oynayabilirler. O zaman ellerini kaldırıp “Ben de!” diyebilirler.

2. Parktaki Bank

İki adet sandalye bir bank oluşturmak için bir araya getirilir. İki öğrenci, hayali bir haber hikayesinde olup bitenleri canlandırmak için gönüllü olur ya da öğretmen tarafından seçilir. Ne olduğunu tam olarak söylemeden “olayı” tartıştıkları bir sahneyi hazırlamaları için öğrencilere birkaç dakika süre verilir. Verilen zaman (1-5 dakika) dolduktan sonra akranları olayın ne olduğunu tahmin etmeye çalışır. Dört önemli detayı bilmek zorundalar: Kim, Ne, Nerede ve Ne Zaman…  Örneğin:Ne: Lise basketbol maçı

Kim: Kentucky ve Kansas

Ne zaman: Nisan başı

Nerede: New Orleans

3. Gerçek ya da Kurgu

Çember şeklinde duran öğrencilerden biri kendisiyle ilgili bir gerçek ve bir de kurgu bir şey söyler. Diğerleri hangisinin gerçek, hangisinin kurgu olduğunu söylemek için ellerini kaldırırlar. Doğru cevabı bilen bir sonraki oyuncu olur. Oyun bütün oyunculara sıra geldikten sonra biter.

4. Yeşil Kapı

Lider bir konu seçer, ama kimseye söylemez. Sadece “Yeşil kapıdan bir ____ getirebilirsiniz” der. Öğrencilerden, yeşil kapıdan başka nelerin getirilebileceğini sorarak konunun ne olduğunu bilmeleri beklenir. “Yeşil kapıdan bir _____ getirebilir miyim?” diye sorabilirler.Lider sadece evet ya da hayır diye cevap verebilir. Konuyu bildiklerinde, konu değiştirilir. Bir konuşmanın bir bölümü, renkler, geometrik şekiller, tarihi kişiler gibi pek çok farklı şey konu olarak seçilebilir.

5. Bir Dakikalık Konuşma

Öğrencilerden herhangi bir şey hakkında 60 saniyelik bir konuşma yapmaları istenir. Çok sevdikleri ya da belli bir uzmanlıkları olan konuları kendileri seçebilirler ya da öğretmen tarafından verilen konular seçilebilir.

6. 10′a Kadar Say

Öğrenciler çember şeklinde ayakta durur. İlk öğrenci “1″ ya da “1,2″ der. Bir sonraki öğrenci diğer öğrencinin bıraktığı yerden devam eder ve en fazla iki sayı söyleyebilir. Hareket saat yönünde sayı 10′a ulaşıncaya kadar devam eder. 10′uncu öğrenci oturmak zorundadır. Ve oyun bir sonraki öğrenciyle tekrar 1′den başlar. Oyunda hiçbir şekilde duraklama ya da sessiz sayma olmamalı. Herhangi bir duraklamada ya da öğrencinin saydığına/hesapladığına dair bir belirtide öğrenci oturmak zorunda kalır. Ayrıca oyun sırasında konuşmak da elenme sebebidir. Ana fikir, “10″ dememeyi başaracak şekilde stratejik olarak saymaktır.

7. Asla!

Öğrenciler daire oluşturur. İlk öğrenci daha önce hiç yapmadığı bir şey söyler. O öğrencinin yapmamış olduğu şeyi yapmış olan öğrenci, dairenin merkezine geçer. Her öğrenci yaptığı bir şeyi söyleyene kadar oyun devam eder.

8. Sihirli Top

Öğrenciler daire oluşturur. İlk öğrenciye hayali bir top “verilir.” Öğrenci hayali topu yeni bir şekle sokar ve onu yanındaki kişinin eline verir. Sessiz bir aktivitedir. Herhangi bir konuşma/ses öğrencinin oturmasıyla sonuçlanır. Oyundan sonra öğrenciler “heykelin” ne olduğunu tahmin etmeye çalışabilir.

9. Sessiz Sıra

Öğrencilere belli bir kriter verilir ve bir hedefe ulaşmak, diğer sınıflarla rekabet etmek ya da bir ödül almak için (serbest okuma zamanı, ödev yapmamak gibi) mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ve sessizce bu kritere göre bir sıra oluşturmaları istenir. Kriter, doğum günlerine göre sıralanmak gibi basit bir şey de olabilir, hayallerindeki üniversite ya da kariyerin alfabetik sıralaması gibi daha karmaşık bir şey de olabilir.

10. İç-Dış Daire

Öğrenciler daire içinde bir daire oluşturur. İdeal olanı her iki dairede de eşit sayıda öğrenci olmasıdır. İçerideki dairenin üyeleri dışarıdaki dairenin üyeleri ile eşleşir. Aktivite lideri (genellikle öğretmen olur ama bir öğrenci de olabilir) bir konu sunar ya da soru sorar. Eşler 10 saniye (ya da daha az) süresince birbirleriyle paylaşım yapar. Lider, içerideki dairenin saat yönünde belli bir sayıda dönmesini ister. Bu kez karşılarında duran yeni eşlerle işbirliği yaparlar. Bu şekilde dersin içeriği ile ilgili bir konu ya da hatta güncel bir olay hakkında hızlı bir tartışma yapmaları teşvik edilir.

EğitimPedia

Kaynak: http://www.teachthought.com/teaching/10-team-building-games-for-the-first-day-of-class/

Sol Beyin/Sağ Beyin Miti

Posted on Updated on

Orjinal Başlık: The left brain/ right brain myth  1

sol-beyin-sag-beyin-miti-1030x475

Nasıl bir insansınız; yaratıcı mı duygusal mı? Belki de sanatçı ya da müzisyensindir? Sanatçı ya da müzisyenseniz büyük olasılıkla beyninizin sağ yarım küresi baskın, değil mi? Belki de gerçekçi, analitik ve mantıklı düşünen birisinizdir? Belki bir matematikçi belki de bir mühendissiniz? Bu durumda büyük olasılıkla beyninizin sol yarım küresi baskın. Yaratıcılık ve duygular beynin sağ yarı küresindeyken, akılcılık ve mantığın sol yarı kürede bulunduğunu kim bilmiyor ki! Herkes bu popüler, insanların kişiliklerini ve düşünme biçimlerini belirleyen beynin sağ ve sol yarım küresinin baskınlığı kavramıyla karşılaşmıştır. Ancak bu, yaygın olarak görülen bir kavram yanılgısıdır. Bu yazıyla biz bir yarım kürenin baskınlığının sonucu oluştuğu değerlendirilen düşüncenin nasıl açığa çıktığını ve bu düşüncenin bir işlem olarak sadece sol ya da sağ yarı küreye atfetmenin neden bir kavram yanılgısı olduğunu tartışacağız.

Beynin iki bölümü, iki düşünme biçimi? İki farklı kişilik?

Bir yarım kürenin “baskınlığı” kavramı, beynin iki yarım küresinin farklı bilgi işleme özelliklerine sahip olmasıyla açıklanmaktadır (Tablo1). Buradaki düşüncelerin temelini, beynin sağ ya da sol yarım küresinin baskın kullanımının bir insanın düşünme şeklini ve kişiliğini belirlediği oluşturmaktadır.

Sol yarım küre ona atfedilen özelliklere göre; akılcı, entelektüel, mantıklı, analitik ve sözel işlemlerle ilgilidir. Bu yarım küre mantıksal ve tümevarımsal olarak sözel ve sayısal bilgi işleme süreciyle özelleşmiştir. Bu ise, sol yarım kürenin bilgiyi ve bütünün parçalarını teker teker analiz etme, ayrıştırma yoluyla parçalayıp incelediği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla sol yarım küre, bilgiyi doğrusal ve düzenli bir şekilde, sırayla işlemektedir.

Bu nedenle, sol beynin ayrıntılı bilgilere eğilimi olduğu, analiz etme ve yapılandırma süreçlerinde çok yetkin olduğu, dil, okuma ve yazma, cebir, matematik problemleri, mantıksal işlemler ve bilginin seri bir şekilde sıralanmasını içeren görevler için en uygun yarım küre olduğu öne sürülmüştür. Sol beynin bu düşünme ve problem çözme özelliklerine dayanarak, bu küreyi baskın olarak kullanan insanların; gerçekçi, entelektüel, ayrıntıya odaklanan, mantıksal ve analitik düşünen kişiler olduğunu iddia edilmektedir. Sonuçta bu özelliklere sahip insanların matematik, mühendislik ve fen bilimleri gibi alanlarda başarılı olacağı değerlendirilir.

Tablo 1. Beynin iki yarım küresinin varsayılan özellikleri
Sözel Sözel olmayan, Görsel-mekansal
Sıralı/ardalanan işlemler Eş zamanlı işlemler
Mantıksal Bütüncül
Analitik Sentezleme, bütünleyici
Rasyonel, düşünsel Sezgisel, Duygusal

Sol beynin analitik düşünme baskınlığının aksine, sağ beyinin; sezgisel, duygusal, bütüncül, sentezci, sözel olmayan, görsel işleme yapan yaratıcı ve tümdengelimsel düşünce yoluyla çıkarım yaptığı öne sürülmüştür. Bu bakış açısı ile sağ yarım küre tüm bilgiyi bir araya toplayarak aynı anda işlemektedir. Yani sağ yarım küre düşünürken “ağaçları değil ormanı görmektedir”. Örneğin sağ küre baskınlığında üç boyutlu şekillerle ilgilenilmesi gerektiğinde insanlar resimlerdeki farklılıklara değil benzerliklere odaklanmaktadır. Dolayısıyla karmaşık konfigürasyonlar, modelleri anlama ve model tanıma, yüz tanıma ve görsel ilişkiler gibi birçok bilginin aynı anda işlenmesini gerektiren işlerde sağ yarım küre güçlü görülmektedir. Bu özelliklerden dolayı, beynin sağ yarım küresini ağırlıklı olarak kullanan insanlar sanatsal, sezgisel, duygusal, hayal gücü geniş ve görsellik odaklı olarak nitelendirilmektedir. Bu insanların, sentezleme ve kavramsallaştırma becerileri gerektiren, dolayısıyla düşünceleri toplama birleştirme karşılaştırma ve yeni fikirler üretmek için tekrar düzenleme işlerinde iyi oldukları düşünülmektedir. Ek olarak, bu insanların güçlü ve gelişmiş duygusal ve estetik duyarlılıkları olduğu, yaratıcı düşünceler gerektiren ve çoğunlukla sanatsal meslekler icra ettikleri öne sürülmektedir.

Öğrenme ve eğitimde bir yarım kürenin baskınlığı kavramı

Bir yarım kürenin baskınlığı kavramına göre, bilgi iki beyin yarım küresinde farklı şekilde işlenmektedir. Baskın olan beyin yarım küresinin bilginin işlenme şeklini belirlediği ifade edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, öğrenme ve düşünme süreçlerinin beynin iki yarım küresinin de dengeli bir şekilde kullanılmasıyla geliştirilebileceği varsayılmıştır. Sonuç olarak öğretme ve eğitim programları hazırlanırken daha az baskın olan yarım küreyi güçlendirme ve iki yarım küreyi eş zamanlı çalışır hale getirme önemli görülmeye başlanmıştır. Okulun analiz etme, mantık ve doğruluk gibi daha çok sol beynin düşünme ve öğrenme yollarını geliştirmeye çalıştığı varsayımından hareketle, yenilikçi birçok öğretim tekniği sağ yarım küre aktivitelerini kapsamaya çalışmıştır. Beynin iki tarafını da kullanmayı amaçlayan öğretim metotlarına; sadece beynin sol yarım küresini kullanarak bir metni okumaktansa, öğretmenin ayrıca sağ beyni aktive etmeyi sağlayacak resimleri ve grafikleri kullandığı “göster ve anlat” aktivitesi örnek gösterilebilir. Müzik, metafor, drama, meditasyon, resim çizmek, gibi aktiviteler temelde beynin iki yarım küresi arasındaki eşgüdümü sağlamak için yapılmaktadır. Beynin iki yarım küresiyle ilgili öğretim ve problem çözme ilişkiselliği Tablo 2’de verilmiştir.

Tablo 2. Problem çözme becerileri ve ilişkili öğretim yöntemleri yanlış bir şekilde iki beyin yarım küresine atfedilmiştir
Rasyonel Duygusal, sezgisel
Farklılık odaklı Benzerlik odaklı
Problemleri mantıki yollarla ve sıralı işlemler şeklinde çözer, parçalara odaklanır Problemleri önseziler yardımıyla şekiller ve örneklere bakarak çözer
Planlı ve yapılandırılmış Değişken ve spontan
Öğretim yöntemleri Öğretim yöntemleri
Sözel talimatlar Görsel talimatlar
Konuşma ve yazma Çizim ve hareketli objeler
Çoktan seçmeli sorular Açık uçlu sorular

Bu yöntemlerin eğitim ortamlarında kullanılması bir anlam atfedilmese de zaten değerlidir. Ancak savunulan yaklaşım bu bağlamda zayıf bir temele dayanmaktadırlar. Beynin iki yarım küresini sadece belirli beceriler ve nitelikler üzerine oturtmak ve bunu eğitimde uygulamak, beynin potansiyelini ve gösterdiği eğilimleri fazlasıyla basitleştirmektir. Bu tutum, yazının devamında daha detaylı tartışılacaktır.

Bir Yarım kürenin baskınlığı kavramının kökeni

Tarih boyunca, insanların entelektüel becerileri sıklıkla iki ayrı kategoriye ayrıldı; sentezleme ve yaratıcılık becerilerine karşı eleştirel ve analitik beceriler. Bu düşünceler 19. Yüzyıl nörofizyolojisinde beynin iki yarım küresine gönderme yapılarak tartışılmış ve bu bağlamda en önemli kuram haline gelmiştir. 1844’te, Arthur Ladbroke Wigan “ Deliliğin Yeni Görünümü: Aklın İkilemi” adında bir kitap yayınlamıştır. Bu kitapta, bağımsız düşünme şekillerini içerecek şekilde bağımsız iki ayrı bölüm olarak beynin iki yarım küresinden bahsedilmiştir. Bu iki yarım küre, genellikle birlikte çalışır ancak bir problem durumunda birbirlerine karşı da çalışabilmektedir. Bu düşünce hızla popüler hale gelmiştir. Robert Louis Stevenson’un “Doktor Jekyll ve Bay Hyde’nin tuhaf durumu”(1886) adlı eğitimli sol beyne zıt olarak çalışan duygusal, ilkel ve kontrolden çıkması kolay sağ beynin hikâyesi popüler kültürde de yerini almıştır.

Dil asimetrisi ve sol beynin baskınlığı

Fransız nörolog Pierre Paul Broca, beynin iki yarım küresinin farklı işlevleri olduğu fikrini destekleyen ilk deneysel kanıtları sunmuştur. Broca, 1861 ve 1863 yılları arasında dilsel işlevleri zayıflamış olan 20’den fazla ressamın ölümlerinden sonra beyinlerini incelemiş; bütün hastalarda, sağ beyinde hiçbir sorun yokken, sol yarım kürenin ön kısmında bir hasar tespit etmiştir. Broca gözlemlerine dayanarak, konuşma becerisinin sol beynin ön yarım küresinde yer aldığı sonucuna ulaşmıştır. Birkaç yıl sonra, Alman nörolog Wernicke, Broca’nın dilin beyindeki yerleşimiyle ilgili bu görüşünü genişletmiştir. Broca gibi o da, dilsel gelişim zayıflığı görülen kişilerin beyinlerini incelemiş; bu otopsi çalışmalarına dayanarak, dil kavrama becerisinin sol yarım kürenin temporal bölgesinde konumlandığını ifade etmiştir. Broca ve Wernicke, dilin iki önemli faktörü olan dil kavrama ve üretme becerilerinin sol yarım kürede yer aldığını öne sürmüştür.

1960’lara kadar, dil asimetrisi hakkındaki gözlemler, beynin farklı bölgelerinden farklı şiddette ve farklı nedenlerle zarar görmüş hastalar üzerinde yapılan otopsi çalışmalarına dayanmaktaydı. Bu konudaki eleştiriler dilsel işlevin tam olarak asimetriye uğramamış olabileceğini dile getirmektedir. Ancak, dil asimetrisi için ortaya konmuş sınırlı sayıdaki kanıtlar, beyni bölünmüş hastalar üzerindeki çalışmalardan ileri gelmektedir. Bu hastalarda, beynin iki yarım küresini bağlayan sinir lifleri, bir yarım küreden diğer yarım küreye epileptik nöbetlerin yayılmaması için kesilmiştir.

Sonuç olarak, ayrık beyin deneyleri araştırmacılara beynin iki yarım küresinin işlevini birbirinden izole bir şekilde çalışabilme fırsatı sağlamıştır. Beyni bölünmüş olan hastalar üzerinde yapılan bu öncü çalışmalar, Nobel Ödülünü kazanmış olan Roger Sperry ve arkadaşları tarafından 1960’lar ve 1970’lerde California Teknoloji Enstitüsünde hayata geçirilmiştir. Bu çalışmalar, yarım kürelerin dil asimetrisi ve diğer becerilerine göre özelleşmesine daha ileri deneysel kanıtlar sağlamıştır. Olası işlevsel farklılıkları değerlendirmek için, Roger Sperry ve arkadaşları beyni bölünmüş hastaların beyinlerinin yalnızca bir tarafına bilgi göndermiştir. Örneğin, hastalardan iki ellerini de bağımsız bir şekilde kullanarak nesnelere bakmadan tanımlamaları istenmiştir. Bu yöntemi anlamak için, duyu ve motor işlevlerin simetrik bir şekilde beynin iki yarım küresi arasında ayrıldığını bilmek önemlidir; sol yarım küre vücudun sağ tarafı için bilgi işlerken sağ yarım küre bunun tersini yapmaktadır. Bu yüzden, sağ el nasıl hissettiği ile ilgili bilgiyi sol yarım küreye göndermektedir. Sperry’nin deneyleri ilginç bir sonucu ortaya koymuştur; beyni bölünmüş hastalar bir nesneyi sağ eliyle, yani sol beyin yarım küresiyle algıladığında, nesneyi kolayca isimlendirebilmektedir. Bunun tersi bir şekilde, sol elle dokundukları bir nesneyi, yani sağ yarım kürede işlenen bilgiyle isimlendirilmektedir. Bu bulgu dil asimetrisi ile ilgili süregelen uzun tartışmalara nokta koymuştur. Sol beyin yarım küresinin, birçok kişi için dil fonksiyonlarının ana merkezi olduğu tartışmasız bir şekilde doğrulanmıştır.

Dil işlevinin iki beyin yarım küresi için farklı göstergelerini inceleyen bu araştırmalar, sol yarım küreyi sözel olan, sağ yarım küreyi ise sözel olmayan işlemlerin baskın merkezi olarak tanımlama fikrine yol açmıştır (Tablo 1). Dilin insanın en büyük bilişsel başarısı olarak görülmesinden dolayı, dilin asimetrisi ile ilgili bu bulgu aslında bir yarım kürenin diğeri üzerine baskın olduğu, bu doğrultuda sol beyin küresinin dilsel yeteneğin merkezi olduğu yanlış algısının temelini atmıştır. İngiliz Nörolog John Hughlings Jackson 1868’da, bir yarım kürenin baskınlığı kavramını şu şekilde açıklamıştır: “Beynin iki tarafı birbirinin kopyası değildir, örneğin beynin bir tarafı zarar görse kişi sadece konuşamaz. En üst bilişsel işlemlerden olan dilsel işlemlerin başarılması için bir taraf öncü olmalıdır. Ek olarak birçok insanda, öncü sol beyin yarım küresi – irade yarım küresi- iken, sağ yarım küre -otomatik çalışan- yarım küredir.”

Sağ beynin görsel-mekânsal ve duygusal baskınlığı

Beyni bölünmüş hastalarla yapılan diğer deneylerde, sağ yarım kürenin görevleri araştırılmıştır. Bu deneylerin sonuçlarına göre sağ yarım küre karmaşık görsel ve mekânsal durumlarla ilgili işlemler için özelleşmiştir. Sperry ve Gazzaniga tarafından beyni bölünmüş bir hasta olan W.J ile ilgili bir video, sağ yarım kürenin görsel-mekânsal görevlerdeki üstünlüğünün en önemli göstergelerinden birisidir. Bu deneyde hastaya zar şeklinde bir küp verilmiştir. Bu küpün iki yüzü tamamen kırmızı, iki yüzü tamamen beyaz ve iki yüzü çapraz bir ayrımla yarısı kırmızı yarısı beyaz olacak şekilde boyanmıştır. Hastanın görevi, önceden hazırlanan kartlarla gösterilen modellere göre zarların renkli yüzeylerini kullanarak şekiller düzenlemesidir. Videonun başında W.J kartları sol eliyle (sağ yarım küresiyle) hızlı bir şekilde düzenlemekte ancak, aynı şeyi sağ eliyle yaparken çok büyük zorluk yaşamaktadır. Yavaş ve kararsız bir şekilde zarları çevirmekte ancak sol eli yardım ettiğinde hızlı bir şekilde zarları düzenlemeye başlamaktadır. Araştırmacı W.J’nin sol elini yavaş bir şekilde arkaya doğru çekip, W.J yeniden kaybolmuş bir şekilde yalnızca sağ elini kullanmakta ve zarları düzensiz bir şekilde hareket ettirmektedir. Bu video, Roger Sperry’nin diğer çalışmalarında olduğu gibi, sağ yarım kürenin görsel mekânsal tepkilerin işlenmesindeki üstünlüğü açıkça görülmektedir. Sağ beyin küresinin rolü klinik vaka araştırmaları ile daha da kuvvetlendirilmiştir. Sağ yarım küresi hasar görmüş bir hasta benzer yüzleri tanıyamamaktadır. Sağ beyin yarım küresinde hasar bulunan diğer hastalar, mekânsal yönelim konusunda zorluk yaşamaktadır.

Dahası klinik çalışmalar, araştırmacıları sağ beyin küresinin duygusal işlemler konusunda özelleştiği varsayımına yöneltmektedir. Duyguları fark etme ve ayrıştırmada olduğu gibi, duygusal ifadelerde sağ beyindeki lezyonlardan sonra bozulma yaşanmaktadır; örneğin sağ yarım küre lezyonları bulunan hastalar kelimelerin duygusal tonlamasını tanımlamakta güçlük çekmektedir. Ek olarak, yüzdeki duygusal ifadeleri tanımakta da güçlük çekilmesi, sağ yarım küredeki lezyonlarla ilişkilendirilmiştir. Bu klinik çalışmalar davranışçı çalışmalarla da desteklenmiştir. Uyaranın sol kulağa (sağ yarım küre) verilmesi durumunda duygusal konuşma özelliklerini tanımak daha kolay olmaktadır. Ve uyaranın sol görsel alana da verilmesi durumunda (sağ yarım küre) içerik daha duygusal değerlendirilmektedir. Hatta otonom sinir sistem bu durumda daha güçlü tepki vermektedir.

İki yarım küredeki sıralı ve paralel işlemleri

Kısaca şimdiye kadarki bulgular; “sözel sol beyne; sözel olmayan, görsel-mekânsal ve duygusal işlemler sağ beyne ait” düşüncesine dayanmaktadır. Yarım kürelerin ayırt edici diğer özellikleri, sol beynin sıralı işlemler ile sağ beynin paralel işlemler ile ilgili olduğunu gösteren Tablo 1’de listelenmiştir. Bu düşünce, sol yarım küre hızlı değişiklikleri işleyip ve uyarana ait detay ve özellikleri analiz ederken, sağ yarım kürenin paralel ve uyarana ait bütüncül özellikleri işlediğini söyleyen çok yaygın -ama çoğunlukla kabul görmemiş olan- bir modeli ortaya koymaktadır. Tablo 1’de (analitik, gerçekçiye karşı bütüncül, sezgisel) belirtilen yarım kürelere ait diğer özellikler bilimsel kanıtlarla çok iyi desteklenememiş olup, tartışmalı olarak kalmıştır. Sözel ve sözel olmayan arasındaki farktan başlayarak, zihinsel işlemler ve yarım küreler arasında çok daha soyut kavramlar ve ilişkiler geliştirilmiştir. Bu süreç boyunca, iki yarım kürenin farklılığı konusundaki düşünceler bilimsel sonuçlardan oldukça uzaklaşmıştır.

Beynin iki yarım küresi ve düşünme şekilleri

Bazı araştırmacılar beyin yarım kürelerinin özelleşmiş işlevlerini farklı düşünme biçimleri olarak yorumlamıştır. Bu yüzden, dilin ve uyaranın sıralı işlenmesinin sol beyin küresinde konumlandırılması gerçekçi, analitik, mantıklı düşünme şekilleriyle eş tutulurken, sağ beyinde sözel olmayan, görsel-mekânsal işlemlerle birlikte paralel işlemlerin konumlandırılması bütüncül, sezgisel, duygusal düşünme şekilleriyle eş tutulmuştur.

Psikolog Robert Ornstein 1970’de yayımladığı etkileyici kitabı “bilincin psikolojisi” kitabında, batılı insanların beyinlerinin sadece bir yarım küresini, dolayısıyla zihinsel kapasitelerinin sadece yarısını kullandığını öne sürmektedir. Ornstein batılı insanların dil ve mantıksal düşünceye odaklanmaları nedeniyle iyi eğitilmiş bir sol yarım küreye sahip olduğunu ancak sağ yarım kürelerini ve onun sezgisel ve duygusal düşünme biçimini ihmal ettiklerini iddia etmektedir.. Kısaca, Ornstein sol yarım küreyi batılı insanların analitik ve mantıklı düşünme şekliyle eş tutarken, sağ yarım küreyi doğunun sezgisel ve duygusal düşünme şekliyle eş tutmaktadır. Böylece, akıl ve sezgi ikilemi beyin yarım kürelerine dayanan ayrı bir psikolojik zemin kazanmıştır. Sonuçta ise bu çıkarım, bilimsel bulguların çok uzağında olan yanlış varsayımlar ve yorumlara sebep olmuştur. Gerçek ve sanı bulanık bir hal almış ve beynin iki yarım küresine yalnızca iki farklı düşünme biçimi değil, iki farklı kişilik de atfedilmiştir. Bir yarım kürenin baskınlığı ile birlikte, sağ küresel ve sol küresel düşünme biçimi kavramları insanların bu iki düşünme biçiminden birine daha eğilimli olduğu düşüncesine yol açmıştır. Beynin iki yarım küresinden birini kullanmanın bireyin bilişsel süreciyle ilgili bilgi verdiği aslında bir varsayımdır. Bu varsayım kabaca; rasyonel ve analitik düşünen insanların beynin sol yarım küresini kullanan, bunun tersinde bilgiyi sezgisel ve duygusal olarak işleyen insanların beynin sağ yarım küresini kullan kişiler olduğu gibi bir ayrım getirmiştir. Sonuçta yarım kürelere özgü düşünme şekilleri ve bilişsel süreçlerle ilgili tartışmalar günümüzde oldukça popüler hale gelmiştir. Konuyla ilgili çok çeşitli yayınlar, etkinlikler ve kişisel gelişim kitapları bulunmakta; hatta uygulamaları eğitimde bile görülebilmektedir.

Öğrenme ve eğitimde yarım küresel düşünme ve kişilik şekilleri

Sol ve sağ yarım küresel düşünme kavramlarının kişilik türleri ile ilişkisi eğitim uygulamalarına yönelik birçok soruyu da beraberinde getirdi. Hangi öğrenme ve öğretme yönteminin öğrencilerin yarım küre özelliklerini en fazla dikkate alıdığı sorusu sorulmaya başlandı. Okul müfredatları beynin bir bütün olarak kullanılmasını sağlayacak şekilde nasıl tasarlanabilir? Eğitim sistemimiz dil ve matematiğe odaklanarak sol yarım kürenin kullanılmasına daha fazla mı ağırlık veriyor? Sağ yarım küreye ait beceriler nasıl geliştirilebilir?

Bölünmüş beyin ameliyatının öncülerinden olan Joseph Bogen, psikolog Robert Ornstein’ın gibi araşrımacılar, gelişmiş toplumlarda dil işleme süreçlerini kullanmaya, yani sol yarım küresel düşünme şekillerine odaklanmaya yönelik etkinin daha yüksek olduğunu belirtmiştir. Bunun tersi olarak, benzer toplumlarda yaratıcılık gibi sağ küresel düşünme şekillerinin ihmal edildiğini öne sürmüştür. Eğitim sistemimizi kapsayarak, toplumumuzun yalnızca zihinsel kapasitenin yarısını kullanmaya odaklandığı ve bunun sol yarım küresel düşünme şekli olduğu, diğer yarım küreyi yani sağ yarım küresel düşünmeyi ihmal ettiği giderek daha çok yaygınlaşan bir düşüncedir. E.P. Torrance ya da Madeline Hunter gibi ünlü eğitimciler, okullardaki mevcut öğretim ve değerlendirme yöntemlerinin bir yarım kürenin baskınlığı kavramı doğrultusunda değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir. Hunter okul müfredatlarının baskın olarak beynin sol yarım küresini kullanan öğrenciler yetiştirmeyi amaçladığını ifade etmiştir. E.P. Torrance ise okulların süreçlerine daha rahat davranma, özgürce düşünebilme ve geometri gibi sağ küresel işlemleri içeren etkinlikleri daha çok dâhil etmeleri gerektiğini savunmaktadır. Oysa öğrencilerin sınıfta ya da bir işi tamamlıyorken sabit oturma ve cebir gibi sol yarım küresel etkinlikleri kullanmaya daha çok yönlendirildiğini belirtmiştir. Diğerleri de eğitimde sol yarım küre işlemlerinin daha baskın olduğu, eğitimin gündeminde çoğunlukla matematik ve dil gibi sol yarım küre konularının yer aldığı görüşünü desteklemiştir.

Beynin bütünsel olarak kullanılmasını sağlayacak birçok öğrenme ve öğretim metotları geliştirilmiştir. Ancak bu yöntemlerin eğitim ortamlarında kullanılması değerli olsa da, zayıf bir temele dayanmaktadır. Görüldüğü gibi, bir yarım kürenin baskınlığı kavramını destekleyen sınırlı sayıda deneysel dayanaklar mevcuttur. Ayrıca azımsanmayacak sayıda araştırma bazı şeylerin birilerinin düşündüğü gibi sadece kutuplaştırılmadığı ve basit bir şekilde her durumda ikiye bölünmediğini göstermiştir. Fakat özellikle eğitim alanındaki kullanıcılar iki yarı küre ile ilgili düşünceleri basite indirgeyici, sınıflayıcı, mutlak ve belirsizlikler içerecek şekilde kullanmışlardır.

Sağ beyin ve sol beyin düşünme stiline ve eğitimde uygulanmasına yönelik argümanlar

Farklı yarım kürelere bağlı olarak düşünme stillerine yönelik görüş, yaygın anlamda ele alınan yanlış bir sayıltıya dayanmaktadır: ‘Beynin iki yarım küresi belirli amaçlar için özelleşmiştir bu nedenle, her ikisi de farklı düşünme stilleri ile birbirinden bağımsız fonksiyon göstermelidir’ varsayımı fikir vericidir ancak birçok şeyi açıklama yeterliğine sahip değildir. Bu varsayımın çıkış noktası birbiriyle bağlantısız noktalara dayanmaktadır: bilişsel düşünme stilleri gibi farklı düzeylerde, yarım küreler arasındaki farklılığı ortaya koymak adına sadece temelde suni uyarıcılar oluşturma sürecinde fonksiyonel asimetrilere ilişkin bilimsel bulgular kullanılmaktadır. Buna rağmen farklı düşünme stillerinin farklı yarım küreler içinde kaldığını doğrudan destekleyen yeterince tutarlı bilimsel kanıtlar da bulunmamaktadır. Gözlenen bazı fonksiyonel asimetriden insanların düşünme eylemlerini kapsayacak farklı yarım küresel düşünme stili yaklaşımını türetmek, insanların düşünme süreçlerini oldukça basitleştiren ve bilimsel bulgulara yanlış anlam yükleyen cüretkâr bir girişimdir.

Sağ yarım kürenin yaratıcılık ve duygusal düşünme stilini ortaya koyduğu düşünülse de, yaratıcılıkla özellikle sağ yarım küre aktivitesi arasında korelasyonel bir ilişki olduğunu gösteren bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. Benzer bir şekilde, yakın zamanda duygu üzerine yürütülen beyin görüntüleme araştırmalarında, duygusal fonksiyonlar için tamamen sağ yarım kürenin asimetrilerine yönelik bir hipotezi destekleyen bilimsel kanıt bulunmamıştır. Sol beynin doğrudan analitik, mantıksal düşünme stillerini baskın olarak yürüttüğünü ortaya koyan bilimsel bir kanıt da bulunmamaktadır. Stanislas Daheane ise aksine, Arap rakamlarını ayırt etmede sağ ve sol yarım kürenin aynı zamanda aktif olduğunu ortaya koymuştur. Benzer bir şekilde, diğer veriler de yazılmış kelimeleri kodlama veya konuşma seslerini tanıma gibi okuma süreçlerinin farklı bölümlerinde, her iki yarım kürede bulunan alt sistemlerin aktif olduğunu ortaya koymuştur. Bu ve diğer birçok bilimsel bulguya göre bilim insanları bugünlerde, beyin yarım küreleri arasında bazı fonksiyonel asimetriler bulunduğunu kabul etse de, tüm bilişsel süreçlerde ikisinin izole çalışmak yerine birlikte çalıştığını düşünmektedir. Bu görüş ışığında, eğitimsel süreçlerini bir yarım kürenin baskınlığı kavramından hareketle uygulamak, yöntemsel tercihleri bu bağlamda düzenlemeye çalışmak oldukça kuşkuludur.


Kaynak: http://www.tedmem.org/

Dipnotlar:

  1. OECD, The left brain/ right brain myth, OECD, Centre for Educational Research and Innovation – CERI, Haziran 2015.

Aktivitelerde Öğrenci Verimliliğini Arttırmanın Yolları

Posted on Updated on

Aktivitelerde Öğrenci Verimliliğini Arttırmanın Yolları

Öğrencilerin aktivitelere katılımı konusunu ele aldığımızda, katılımın doğru davranış, olumlu duygular ya da bilişsel düşünmeyle şekillendiğini anlamak en doğru başlangıç olacaktır. Bunlar, öğrencinin çok fazla gayret ve yetenek sarf etmeden onun daha çok davranışsal ve duyuşsal anlamda hazır oluşunu gösteriyor.

Bunun ışığında, yapılan araştırma şunu gösteriyor ki aşağıda sizlere sunulan ve birbirine bağlı olan maddeler, aktiviteleri düzenleyip oluştururken öğrencinin davranışsal, duygusal, bilişsel ve akademik yöndeki hazır bulunuşluğunu etkilediğini bizlere gösteriyor.

  1. Aktiviteler Anlamlı Olmalı

Eğer planladığınız aktivitelere tam katılım bekliyorsanız, öğrencilerinizin onları anlamlı bulması çok önemli ve gereklidir. Araştırmalar şunu göstermiştir ki eğer öğrenci, aktiviteyi çaba ve zaman harcamaya değer bulmuyorsa, aktiviteye de sizin memnun kalacağınız ölçüde dâhil olmuyor. Aktivitelerin kişisel olarak anlamlı olmasını istiyorsanız, örneğin öğrencilerinizin önceki bilgi ve deneyimlerini yeni öğrenecekleri bilgiler ile bağlantılı biçimde aktivitelere dâhil edin. Ve yine unutmayın ki aktivitelerin gerçek yaşama olan uygunluğu onların anlamlı kabul edilmesini sağlar.

Aktivitiler anlamlı olmalı

  1. Yeterlik Algısı Oluşturun

Kendi kendine yeterli olabilme terimi kişisel değerlendirmeyi, kişinin aktivitede başarılı olup olamayacağını bilmesi anlamına gelir. (Bunu yapabilir miyim?) Araştırmacılar şunda hemfikir olmuştur ki aktivitelere etkili katılım ve yeterli hissedebilme, bir sonraki aktiviteyi de olumlu etkiliyor. Öğrencilerin aktiviteyi başarabileceklerine dair algılarını güçlendirmek adına şu yollar izlenebilir:

  • Öğrencilerin şimdiki yeterlik seviyelerinin çok az ötesinde bir aktivite seçin.
  • Aktiviteler boyunca öğrencilerin talimatları anladıklarından emin olun.
  • Akranları içinden rol modelleri seçin.
  • Öğrencilerin gelişim göstermesi için mutlaka geribildirimde bulunun.

  1. Özerklik Desteği Sağlayın

Özerklik desteği öğrencilerin kendi davranışlarını ve hedeflerini kontrol edebilme algılarını geliştirir. Öğretmenler, talimatlara ve emirlere uygunluktan ziyade içsel bir kontrol oluşumu sağlamayı başarırlarsa aktivitelere olan katılım doğal olarak artar. Özerklik desteği şu yollarla sağlanabilir:

  • Öğrencilerin fikirlerini, düşüncelerini aktivitelerin akışına dâhil edebilmek.
  • Öğrencilerle iletişimde bilgilendirici bir dil kullanmak.
  • Öğrencilerin aktiviteleri anlamalarını sağlamak adına ihtiyaç duyulan süreyi tanımak.

Özerklik desteği

  1. İşbirliği İçinde Öğrenmeyi Sağlayabilmek

Grup çalışmaları aktivitelere katılımı kolaylaştıran bir diğer etkili faktördür. Öğrenciler birbirleriyle etkileşimli olarak çalıştıklarında verim daha fazla olabiliyor. Çünkü birbirleriyle paylaşımda bulunarak bağlantı kurabiliyorlar. Grup çalışmalarını daha üretken yapmak adına öğrencilerin nasıl iletişim kuracağına ve davranacağına dair bilmeleri gerekenleri sağlamak gerekiyor. Öğretmenin rol model olması bu noktada önemlidir.

 

  1. Olumlu Öğrenci-Öğretmen İlişkisi Kurabilmek

Yüksek kalitede öğrenci-öğretmen ilişkileri öğrenci katılımını sağlayan bir diğer faktör, özellikle zor öğrencilerle ya da sosyo-ekonomik açıdan düşük seviye yer alan öğrencilerle çalışırken. Öğretmenleri ile yakın ve sıcak ilişkiler kurabilen öğrenciler, daha gelişimsel ve kendilerini bir topluluğa ait hissedebiliyorlar. Öğrenci-öğretmen ilişkilerini düzenlemek ve sağlamlaştırmak, şu faktörlerle daha da kolay hale gelebilir:

  • Öğrencilerin sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını önemsemek.
  • Olumlu tutum ve coşku sergilemek.
  • Öğrencilere adil davranmak.
  • Yalan söyleme ya da sözünde durmama gibi davranışlardan kaçınmak.

  1. İç Motivasyon Sağlamak

Son olarak, öğrencilerin aktivitelere bakış açısı katılımı sağlayan bir diğer faktör. Öğrenciler aktiviteleri iyi not almak, zeki görünmek ya da ailelerini memnun etmenin dışında gerçekten öğrenmek ve anlamak isteği ile yapıyorlarsa bu gerçekten katılımın artmasını sağlıyor. Bunun için öğretmenler öğrencilerin iyi not almalarından ziyade başarının daim olmasını sağlamak adına çeşitli metotlar düşünmelidirler. Ayrıca kıyas yapmaktan ziyade öğrencinin kişisel ilerleyişi üzerine odaklanmalıdırlar. Ki bu sayede içlerinden yükselecek öğrenme ateşinin ilk kıvılcımı çakılabilsin.

Peki ya sizler aktivitelerinizi oluştururken bu noktaları düşünüyor musunuz? Eğer öyle ise hangilerini daha çok önemsiyor, uyguluyorsunuz? Değilse, siz farklı olarak ne uyguluyorsunuz? Uyguladığınız yöntemlerin, öğrencilerin aktivitelere katılımını arttırmak adına hangi noktalarda işinize yaradığını düşünüyorsunuz?

Kaynak: İKİNCİONDÖRT / http://www.edutopia.org/blog/golden-rules-for-engaging-students-nicolas-pino-james

Bir Öğrencinin Ders Çalışmayı Daha Fazla Önemsemesini Nasıl Sağlayabilirsiniz?

Posted on Updated on

Uzun zamandır kaçmaya çalıştığım şeyi yapmanın yani öğretmenlere en sık sorulan en zor soru hakkında konuşmanın zamanı geldi artık. Köşe yazarlığı yapmaya başladığım günden beri haftada en az üç ya da dört kez bu soruyu ya da çeşitli versiyonlarından oluşan soruları içeren email’ler alıyorum. Ve bir öğretmen olarak gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilir ki, bu soru kesinlikle bir öğretmenin günlük hayatında en sık maruz kaldığı sorulardan biridir:

Sevgili Bayan Lahey,

Önceleri iyi bir öğrenci olan oğlum, sekizinci sınıfta çaptan düşmeye başladı. Yarı sömestrde hayatında ilk kez geometriden bir aldı. Kesinlikle bundan çok daha iyisini yapacak bir kapasiteye sahip. Sizce daha iyi çalışmayı yeterince önemsemesini nasıl sağlayabilirim?

Saygılarımla,
M.L.

Sevgili M.L.,

Ebeveynlerin tutumları çocukların başarısını etkiliyor

Sorunuz, biz öğretmenlere sorulan belki de en zor sorulardan birisi olduğu için oğlunuzun ders çalışmasına yardım etme isteğinize rehberlik etme konusunda doğru kelimeleri bulmama yardımcı olması için en çok güvendiğim meslektaşlarımdan birkaçının görüşlerini sizin için listeledim:

Suzanne, bir ortaokul öğretmeni: Eğitim hakkında pozitif olun. Çocuğunuzun yaptığını gördüğünüz çalışmayı olumlu karşılayın ve çalışmanın sonucundan çok gösterdiği çabadan dolayı ona övgüde bulunun. Başaramadıkları üzerine odaklanmayın.

Launa, bir ortaokul öğretmeni: İnsanlar kendi zamanlarında, doğru çevre ve doğru ilgi ve bakımla gelişip “serpilirler”. Bekleyin, onları sevgiyle ve büyüleyici deneyimlerle “sulayın”. Ne istediklerinden çok neye ihtiyacı olduklarına dikkat edin. İhtiyacı olan şeyleri onlara verin. İstediklerinin ise sadece birazını verin. Mevcut gerçeğinde yer alan becerilerinden yola çıkarak çocuktan beklentilerinizi yüksek tutun. Sonra başarması ve hata yapması için olan alan yaratın.

Kathleen, hukuk profesörü: 1. Gerçekten önemsedikleri bir şey bulun ve ona odaklanın. 2. Geri çekilin.

Sandy, misafir profesör: Neden ebeveyn çocuğun kendi potansiyelini tam olarak ortaya koyarak çalışmadığını düşünüyor? Ebeveynin öğrencinin kapasitesi ve yetenekleriyle ilgili “engin” bir görüşü mü var? Çocuğunun doktor olması gerektiği konusunda ısrar eden bir velim vardı. Oysa çocuğun tıp alanında kariyer yapma konusunda ne entelektüel becerisi ne de ilgisi vardı. Bir başka öğrencim de ailesi boşanma sürecinden geçtiği için çok üzgündü ve edebiyat dersi o dönemde umurunda bile değildi. Bir çocuğu bir konuya ilgi duyması için zorlayamazsınız. Ama bir ebeveyn ya da öğretmen, bir öğrenciye o dersin neden önemli olduğunu gösterebilir. Eğer öğrenci bunu görürse, eninde sonunda çalışmaya başlayacaktır. Eğer bir kişinin daha önemli endişeleri varsa, diğer sorunlar (duygusal, sosyal, fiziksel) çözülene kadar okul ve dersler ikinci planda kalacaktır. Biz öğretmenlerin yapabileceği tek şey, dersi ilginç, hayatla ilgili ve öğrencilerin ilgilerini verebilecekleri bir hale getirmek ve her zaman pozitif ve yargılamayan bir destek sağlamaktır.

Ve son olarak benim tavsiyem de – biraz tuhaf gibi gelse de – “geri çekilmek” olacak. Çocuğunuz üzerindeki baskıyı, denetimi ve kontrolü artırmak yerine  üzerindeki gücünüzü elden bırakmayı deneyin. İçsel motivasyonu (kişinin içinden gelen motivasyon) baltalamanın en hızlı yolu, ebeveyn kontrolünü artırmaktır. Ve araştırmalara göre içsel motivasyonu artırmanın en iyi yolu, özerkliği ve yetkiyi ve onu takiben bir insanın kendi başına “iyi iş” çıkarmasını teşvik etmektir.

Çocuğunuzun, o düşük notların sonuçlarını hissetmesine izin verin, ama beklentilerinizi değiştirmeyin ve çocuğunuzun düşüş gösterdiği noktada yönetimi siz devralmayın. Bırakın bu onun mücadelesi olsun, sizin değil. Başarıdaki bu düşüş, daha ciddi bir duygusal sorun gibi başka bir şeyle değil de motivasyonla ilgili olduğu sürece aradığınız çözüm genellikle zaman olacaktır. Çocuğunuzun okulda başarısız olduğunu izlemek çok zor olabilir, ama eğer geri çekilirseniz, dizginleri onun eline verirseniz ve hareketlerinin sonuçlarını gerçekten hissetmesini sağlarsanız, uzun vadede ona muhteşem bir hizmet sunuyor olursunuz.

Oğlunuza (ve size!) bol şans dilerim,

Bayan Lahey

Jessica Lahey bir eğitimci, bir yazar ve konuşmacıdır. Pek çok gazetede ebeveynlik ve eğitimle ilgili makaleler yazan Lahey’in kitabı “Hatanın Hediyesi: En İyi Ebeveynler Çocuklarının Başarılı Olması İçin Kontrolü Bırakmayı Nasıl Öğreniyor” 2015 yılında yayınlandı.

Gönderen: Nermin ŞEKER, TED Bodrum Koleji Sınıf Öğretmeni

Kaynak: Eğitimpedia

Çocuklara Empatiyi Öğretmek

Posted on Updated on

Harvard Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen “The Children We Mean to Raise: The Real Messages Adults are Sending About Values / Yetiştirmek İstediğimiz Çocuklar: Yetişkinlerin Değerler Hakkında Verdiği Gerçek Mesajlar” isimli çalışmanın sonuçları açıklandığında, pek çok anne-baba ve eğitimci – ben de dahil – büyük bir şaşkınlık yaşadık. Hepimiz, empati hakkında yaptığımız onca konuşmaya rağmen, çocukların akademik başarı ve bireysel mutluluğa başkalarını önemsemekten çok daha fazla değer verdiğine şaşırdık. Çalışmayı yapanlar ise çocukların değerlerinin yetişkinlerin değer verdiği şeyleri yansıttığını açıkladı ve çocuklara empatiyi öğretmek için bir dizi tavsiye hazırladı.

“Empati başka bir insanın bakış açısından bakmanın çok daha ötesine geçiyor” diyor projenin direktörü Rick Weissbourd. Weissbourd satış elemanlarının, politikacıların, aktörlerin ve pazarlamacıların profesyonel hedeflerine ulaşmak için bu tarzda bir başkasının “perspektifinden bakma” işini zaten yaptıklarını vurguluyor. Gerçek anlamda empatik olabilmek için çocukların basit bir şekilde başkasının perspektifinden bakmaktan çok daha fazlasını öğrenmeli: Aynı fikirde olmasalar bile başka bir insanın görüşlerine değer vermeyi, saygı duymayı ve anlamayı öğrenmeleri gerekiyor. Weissbourd’a göre empati, duyarlılığın ve başka bir insanın perspektifinden bakmanın aynı anda işlemesinden ibaret. Ayrıca zorbalığı ve acımasızlığın diğer biçimlerini engellemenin de temel anahtarı.

İşte çocuklarda empati geliştirmek için beş öneri:

1. Çocuğunuzla empati kurun ve başkalarına karşı duyarlı olmanın nasıl olduğunu ona modelleyin.

Çocuklar bu özellikleri bizi izleyerek ve onlara gösterdiğimiz empatiyi deneyimleyerek kazanırlar. Çocuklarımıza; duygusal ihtiyaçlarını anlayarak ve bunlara cevap vererek onları çok iyi tanıdığımızı, yaşamlarına ilgi ve katılım sergilediğimizi ve kişiliklerine saygı duyduğumuzu gösterirsek, onlar da kendilerini değer verilmiş hisseder. Kendini değer verilmiş hisseden çocuklar, diğerlerine değer vermeye ve onların ihtiyaçlarına saygı göstermeye de daha yatkındır. Diğer insanlara önem verdiğimizi gösterirsek, çocuklarımız bunu görür ve başkalarına değer verme ve duyarlı olma eylemlerimizi daha fazla taklit ederler.

2. Başkalarını önemsemeyi bir öncelik haline getirin.

Çocukların empati hakkında sadece dil dökmediğimizi, günlük hayatlarımızda da başkalarını önemsediğimizi ve onlara karşı duyarlı olduğumuzu bilmeye ihtiyacı var. “En önemlisi senin mutlu olman” demek yerine “En önemlisi senin iyi bir insan olman ve mutlu olman” demeyi deneyin. Başkaları hakkında konuşurken onları önemsemeyi öncelikli hale getirin. Çocukların, dünyanın onların ve ihtiyaçlarının etrafında dönmediğini anlamalarına yardımcı olun.

3. Çocuklara uygulama yapmaları için fırsatlar yaratın.

Diğer tüm duygusal beceriler gibi empatinin de hayatımızın bir parçası olabilmesi için tekrara ihtiyacı var. Aile toplantıları düzenleyin ve çocukları bunlara dahil ederek başkalarının bakış açılarını dinlemeleri ve onlara saygı duymaları için cesaretlendirin. Çocuklara okuldaki anlaşmazlıklar ve çatışmalar hakkında sorular sorun ve sınıf arkadaşlarının deneyimleri üzerine derinlemesine düşünmelerine yardımcı olun. Eğer diğer bir çocuk okulda popüler değilse ya da sosyal problemler yaşıyorsa, bu çocuğun durumu hakkında neler hissedebileceği hakkında konuşun. Çocuğunuza bu çocuğa nasıl yardım edebileceğini sorun.

4. Çocuğunuzun empati alanını genişletin.

Çocukların yakın aile ve arkadaşları ile empati kurması çok zor değildir, ancak bu çemberin dışındaki insanları anlamak ve duygularını paylaşmak onlar için gerçek bir meydan okuma olabilir. Çocuğunuzun içinde yaşadığı çemberi genişletmesine “yakından bakma ve uzaktan bakma” bakış açısıyla yardımcı olabilirsiniz. Belirli bir insanı dikkatlice dinleyerek ve sonra çoklu bakış açılarını görebilmek için geri çekilerek… Çocuğunuzu, özellikle savunmasız ya da ihtiyaç içinde olan insanların duyguları hakkında konuşmak ve tahminde bulunmak için cesaretlendirin. Bu insanlara nasıl yardım edilebileceği ve rahatlatılabileceği hakkında konuşun.

5. Çocuklara kendilerini kontrol edebilmeyi ve duygularını etkili bir şekilde yönetebilmeyi öğrenebilmeleri için yardım edin.

Çocuklar başkalarına empati duysalar bile toplumsal baskılar ve önyargılar duydukları ilgi ve endişeyi ifade etmelerini engelleyebilir. Örneğin, çocuklar birbirlerine önemsenmeme hissi yüzünden sinirlenirlerse, empati duygularını harekete geçirmek onlar için oldukça zorlayıcı olabilir. Çocukları, etraflarındaki stereotiplerin ve önyargıların neler olduğunu söylemeleri, öfkeleri, kıskançlıkları, utançları ya da diğer negatif duyguları hakkında konuşmaları için cesaretlendirin. Kendi eylemlerinizde çatışmayı çözmeyi ve öfke yönetimini modelleyin. Çocuklarınızın, kendi hayatınızda, sizi zorlayan duygularla nasıl baş etmeye çalıştığınızı görmelerini sağlayın.

Eğitimciler size empati sahibi çocuklarla dolu bir sınıfın, en mutlu ama önce kendini düşünen bir grup çocukla dolu bir sınıftan çok daha yumuşak bir şekilde aktığını söyleyecektir. Aynı şekilde, kardeşler birbirlerinin duygularını paylaşabiliyor ve diğerlerinin ihtiyaçlarını bireysel mutluluğunun önüne koyabiliyorlarsa, aile hayatı çok daha ahenkli olabiliyor. Eğer bir sınıf ya da bir aile dolusu empati sahibi çocuk çok daha barışçıl ve işbirliğine açık bir öğrenme ortamı yaratabiliyorsa, bir de böyle çocuklarla dolu bir dünyada neler yapabileceğimizi hayal edin.

Gönderen: Nermin Şeker TED Bodrum Koleji Sınıf Öğretmeni

Kaynak: http://www.ikincidort.com/cocuklara-empatiyi-ogretmek/

Bu Soru 8 Yaş İçin Mi?

Posted on

soru

Vietnam’ın önde gelen gazetelerinden Vn Express’te yer alan habere göre Vietnam’da ilköğretim üçüncü sınıfta okuyan 8-9 yaş grubundaki çocukları hedef aldığı söylenen bir matematik problemi hazırlandı. Problemde öğrencilerden basit aritmetik işlemleriyle 66’ya ulaşması isteniyor. Çözülmesi çok zor bu bulmacanın, 9 boş haneye gelecek 362 bin 880 farklı kombinasyona sahip olabileceği hesaplandı.

Vietnam’da eğitimciler sorunun 8-9 yaşındaki öğrencilere yönelik olduğunu iddia ediyor. Soruyu hazırlayan Vietnamlı öğretmenlerden biri olan Tran Phuong, bulmacayı birçok yetişkinin çözemediğini dile getiriyor “Bu problemi içinde ekonomi ve matematik doktora öğrencilerinin de bulunduğu birçok kişiye gönderdim. Ancak bir cevap alamadım” diyor.

Vietnam, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nda (PISA) 15 yaş öğrenciler düzeyinde iyi performansıyla dikkat çeken bir ülke. Matematikte 17’inci, fen bilimlerinde ise 8’inci sırada yer alıyor.

çözümKaynak: http://www.hurriyet.com.tr/egitim